Avrupa’da İslam Damgası

Müslümanlar ve Avrupa arasındaki anlaşmazlık zihinlerimizde oluşturulan algının aksine her zaman bu şekilde değildi. İslam uzun yıllar boyunca bu toprakların bir parçası olarak kabul gördü. Batı düşüncesinin kendinden olmayanı yok sayma alışkanlığı bu değişimin ve dönüşümün esas yolu olarak kullanıldı. Hıristiyan Avrupa bunu yapmak zorundaydı çünkü İslam medeniyetinin üzeri örtülmeden şekillenecek her Avrupa aslına rücu etmek ile ilelebet yüz yüze kalacaktı. Ötekileştirme yüzyıllar boyunca uygulandı ve nihayet Avrupa’nın şekillendirdiği küresel dünyada bu durum ‘’Küresel bir ötekileştirme’’ halini aldı. Asıl zor olan durum ise bu şartlanma ile yetişmiş batılı ve batılılaştırılmış aydınların oluşturduğu tarih anlayışının bu dar kalıplardan kurtulması idi.

Avrupa’da İslam Damgası, modern insanın zihnine örülen prangalara bu bağlamda güçlü bir darbe vuruyor. Jack Goody, kitabına öncelikle Avrupa’nın mevcut halini almasında büyük önem teşkil eden coğrafi ve demografik İslam etkisini anlatarak başlıyor. İslam’ın önce İberya, ardından Orta Akdeniz ve hemen sonrasında Balkanlar ve Kuzey Asya dan Avrupa’ya girmesi ile beraber değişen ve giderek İslamlaşan Avrupa ele alınıyor. Bunun yanında dönüşümün Avrupa’nın bilinçaltı ve kimliğinde bıraktığı etki ile Rönesans’a olan direkt etkisi belirtiliyor. Bu noktada mevcut bilim ve şehircilik üzerine Endülüs’ün açtığı büyük çığır ortaya çıkarılıyor. Nihayetinde bu medeniyet çöküşe geçince Hıristiyan Avrupa’nın Müslümanları nasıl ötekileştirdiği ve Avrupa’yı nasıl İslamsızlaştırdığı anlatılıyor. Bu zihniyetin mirasının hala diri olarak nasıl devam ettiği ve “İslami Terör” ile buna kaldığı yerden nasıl devam ettirildiği anlatılıyor. Müslümanların ise onların değişen bu sistem ve yenidünya düzeni karşısında ne gibi önlemler alıp bunun karşısında gerçekleşen tavrın nasıl değişimlere uğradığı anlatılıyor.

Goody kendi deneyimleri üzerinden çıktığı yolda zaman zaman aşırı veya yanlı yorumlar yapsa da cesur bir anlatıma sahip. Arnavut – Sırp örneğinde olduğu gibi kalıplaşmış batı düşüncesi ile yorum yapsa da İsrail – Filistin örneğinde değindiği gibi objektif bir bakış sunabiliyor. Aynı zamanda Avrupa’yı Avrupa yapan yegâne etkenin İslam karşıtlığı olduğunu açık bir şekilde anlatıyor. Endülüs’de meydana gelen bilimsel ve edebi inkişafın var olduğunu kabul ediyor. Ancak anlatımında Avrupa’da meydana gelen değişimleri  Rönesans’ın gölgesinden kurtaramıyor.

Kitap modern tarih anlayışında yer edinemeyen dinin hak ettiği yerde olmadığını söylüyor ve bunu da Muvahhidler örneğinde olduğu gibi İslam medeniyetinde dahi tutarlı bir şekilde açıklığa kavuşturuyor. Bunu 20.yy da Avrupa’da ve Kuzey Afrika’da gelişen ve değişen Müslüman topluluklarını anlatarak yakın dönem üzerine de iyi bir tespit yapıyor.

Sonuç olarak bu kitap kendi alanında önemli bir yer tutmaktadır; “İslam’ın Avrupa üzerinde dolaşan bir hayalet olduğu gerçeği” fikrinin yansıması bir yönüyle. İslam’ın Avrupa’nın değişmez bir parçası olduğu ve İslam ile savaşmaktan ziyade onun ile ortak bir paydada buluşmanın Avrupa için daha isabetli bir sonuç olacağı gerçeğini benimsiyor. Mevcut düşünme sistemini bir ırmak kenarında kurulmuş balık çiftliğine benzetecek olursak; aydınlar da bu havuzlardaki balıklar olduklarını varsayabilriz. Jack Goody ise ırmağa atlamaya çalışan bir balık; hakikat ırmağına ulaşmada bir sıçrayış çabası olarak da Avrupa da İslam Damgası’nı benzetebiliriz. Bu sıçrayış ne kadar kıymetli olsa da yeterli özveri, bakış derinliği ve tevazuu olmadan ırmağa ulaşmak zor görünüyor.

                                                                             Muhammed İkbal Sancar
Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesi
Hukuk Fakültesi Öğrencisi